Search
  • Rosa International

Türkiye’de Kadının Durumu ve Kadın Hareketi

Ecehan BALTA, SOSYALİST ALTERANTİF, Türkiye


Türkiye’de son beş yıldır baskıların ayyuka çıktığı neoli

beral muhafazakâr ve otoriter bir rejimin hakimiyeti bulunuyor. Çok iyi bilineceği gibi, bu, her şeyden önce kadınlar için çok zor. Kadınların bedenlerinin denetimi, neoliberal muhafazakarlığın temel unsurlarından bir tanesi. Bunun da kürtaj politikasından istihdam politikasına kadar çok farklı alanlarda izdüşümleri söz konusu.


Ancak hemen eklemek gerekir ki, yaklaşık yirmi yıldır hâkim olan mevcut rejimden önce de durum pek farklı değildi. Türkiye, Türk-Müslüman-Sünni ideolojisinin hakim olduğu ve diğer etnik grupların ciddi bir biçimde ezildiği, baskı altında tutulduğu, ayrımcılığa uğradığı bir ülke.


Kadınlara yönelik ayrımcılığın ölçülmesi kolay değildir elbette. Ancak ülke, kadınlara yönelik ayrımcılığın çeşitli kriterlere bağlı olarak ölçüldüğü bir Dünya Ekonomik Forumu indeksine göre 149 ülke arasında 130 uncu sırada.


Bu indeksi oluşturan bazı kriterlerin Türkiye’deki karşılığı şu şekilde:


Türkiye’de 2,6 milyon kadın, yani kadınların neredeyse yüzde 6,5’i ya hiç okuma yazma bilmiyor ya da çok az biliyor.

Kadınların sadece yüzde 17’si üniversite mezunu.

Her üç kadından sadece biri çalışıyor.

Çalışmakta olan her üç kadından biri sigortasız, biri ücretsiz aile işçisi olarak çalışıyor. Yani sadece her dokuz kadından bir tanesi sigortalı ve ücretli bir işe sahip.

Kadınların parlamentodaki temsili yüzde 20’nin altında. Onu bu seviyelere çıkaran da şu anda 58 milletvekili ile parlamentoda temsili olan Kürt özgürlük hareketinin baskın olduğu sol-reformist parti Halkların Demokrasi Partisi’nin milletvekillerinin yüzde 40’ının kadın olması.


Kadına yönelik şiddet, Türkiye’de kadınların karşı karşıya kaldığı en ciddi sorunlardan bir tanesi ve gittikçe artıyor. Bu konuda referans gösterebilecek sağlıklı bir araştırmanın olduğunu söylenemez. Aile Bakanlığı’nın yaptığı bir araştırmaya göre, kadınların yüzde 40’ı hayatında en az bir kez cinsel yahut fiziksel şiddete uğramış. Bu rakamın çok daha fazla olduğuna; Türkiye’de cinsel ya da fiziksel şiddete uğramamış kadın bulmanın çok zor olduğuna emin olabiliriz. Bazı günler beş kadın cinayeti yaşandığı oluyor. 2021 Ocak ayında 23 kadın erkekler tarafından öldürüldü. 14 kadın da “şüpheli” şekilde ölü bulundu.


Kadınların kürtaj hakkı konusunda Türkiye yakın zamana kadar görece liberal bir ülkeydi. Bekar kadınların kendi kararları ile kürtaj yaptırmasının önünde yasal bir engel yoktu. Sadece, evli kadınlar kürtaj kararını kocaları ile birlikte aldıklarını ispat etmek zorundalardı. Ancak 2012’den itibaren bekar kadınların kürtaj yaptırması fiilen yasaklandı.

Kürtaj, tüm diğer dinler de olduğu gibi Müslümanlık açısından da hassas bir konu. Ama bu bir tarafa, aynı zamanda Türkiye’nin nüfusunun yaşlanmasının yarattığı “baskı” da hükümetin kürtaj karşıtı tutumunda önemli bir faktör. Kişi başına çocuk sayısı hâlihazırda 2,1’e düşmüş durumda. Ve Türkiye ekonomisi son derece kırılgan; ucuzdan da ucuz, güvencesiz, sigortasız bir emek piyasası üzerine kurulu.

Bunun yanında kadın hakları mücadelesi bağlamında çok önemli başka güncel tartışmalar da devam ediyor. Bunlardan en önemlisi Türkiye Kadın Hareketinin çok önemli kazanımı olan İstanbul Sözleşmesi’ne olan saldırılardır.

AKP hükümeti uzun süredir Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesini her fırsatta gündeme getiriyor. Buna gerekçe olarak da “ailenin kurumunun çürümesi”, “boşanmaların artması”, “ahlak yoksunluğunun çoğalması”, ‘eşcinselliğin yaygınlaşması” gibi muhafazakâr ve cinsiyetçi argümanalar öne sürüyor.


Kadın hareketi, “İstanbul Sözleşmesi Yaşatır” başlıklı bir kampanyayı çok uzun zamandır sürdürüyor. Çünkü birçok tecrübe bize sürekli tetikte olmayı öğretmiştir. AKP kamuoyunun önünde tartışmaya açtığı, sıradanlaştırdığı birçok kazanımı ne zaman rehavete kapılındıysa hayata geçirmeyi başardı. Bu nedenle kadınlar özellikle bu konuda her daim tetikte bir tutum içindeler.


Türkiye’de kadın hareketinin gelişimine kısa bir bakış


Türiye’de Osmanlı İmparatorluğu döneminden beri, 19 uncu yüzyıldan itibaren serpilmeye başlayan ciddi bir kadın hareketi var. 20 inci yüzyılın başlarında kadınların artık çok sayıda haftalık dergileri var ve kendilerini feminist olarak tanımlıyorlar. 19 uncu yüzyılda bazı sektörlerde kadın grevleri söz konusudur. Bu süreç Kemalist devrimle birlikte soğurularak kesintiye uğruyor ancak 1970’lerden itibaren kadın hareketi; 1980’lerden itibaren de feminist hareket güçlü bir şekilde yeniden doğuyor denebilir. Feminist hareketin çok yakın bir zamana kadar sosyalist feministlerin ezici çoğunlukta olduğu bir akım olduğunu söyleyebiliriz. 1990’lı yıllardan itibaren 20 yıl boyunca feminist hareket içindeki çizgilerine referansla kurulan kadın dergi çevreleri ve grupları, son on yıldır yerlerini tematik platformlara bırakmaya başlamış görünmektedir. Şu anda ise feminizm içinde çok farklı akımların varlığı söz konusudur. 1980’li yıllarda kıpırdanmaya başlayan ve 1990’lı yıllardan itibaren giderek güçlenen LGBTIQIA hareket ile kadın hareketi arasında da 2000’li yıllardan itibaren daha da görünürleşmeye başlamış bir işbirliği vardır. Ancak bu işbirliği, yer yer gerilimleri de içinde barındırmaktadır. Feminist hareketin homofobi / transfobi ile sürekli bir yüzleşme içinde olduğunu ifade edebiliriz.

1990’lı yıllarla birlikte de giderek güçlenen, tabanda kitleselleşen ve aynı zamanda özellikle Kürt kadınların üzerinde dönüştürücü etkide olan bir hareket olarak ifade edebileceğimiz Kürt özgürlük hareketinin tarih sahnesine çıkışına tanık olduk. Genel olarak feminist hareket ile Kürt özgürlük hareketi içindeki kadınlar uzun zamandır sürekli bir işbirliği içinde çalışıyorlar. Bu yüzden HDP üzerinde özellikle yoğunlaşmış olan baskılardan dolayı bundan kadın hareketinin ayrıca etkilendiği bir dönemden geçmekteyiz.


Türkiye’de kadın hareketi görece radikal bir harekettir. Her şeyden önce, konuşan, yazan, çizen, siyasi tartışmalar yapan, dünyayı iyi takip eden ve harekete geçebilen bir hareket. Tüm baskı ve yasaklara rağmen protesto ve eylemlerde diretebilmeyi gösterebilmiştir. Türkiye’de kadın hareketi 1990’lardan beri, mücadele ettiği her alanda, az ya da çok, iktidara geri adım attırmayı başarmıştır. Bunu da radikalliğine, kitleselliğine borçludur. 15 Temmuz 2015’ten beri içinde yaşadığımız olağanüstü hal rejimi ve yasaklar, on binlerce kadının 8 Mart gecelerinde sokaklara çıkması ile deliniyor.

Kadınlar işçi sınıfı içinde en ezilen kesim olmakla birlikte (örneğin, Türkiye’de üniversite mezunu bir kadın, aynı durumdaki erkekten yüzde 17 oranında daha az ücret almaktadır, bu oran tüm eğitim durumlarında yüzde 20’nin üzerindedir), aynı zamanda bakım emeği aracılığıyla da ikinci bir kez sömürülmektedir. Bakım hizmetleri konusundaki umursamazlıkla katlanan bu durum pandemi ile birlikte adeta bir bakım krizine dönüşmüştür. COVID 19 ile birlikte derinleşen ekonomik kriz de bu tabloya eklenince, kadınların istihdamdaki payı azalmakta, ücretsiz aile köleleri olarak konumu pekişmekte, böylece toplumsal cinsiyet eşitsizliği daha da köklenmektedir.


Bütün bu tablo karşısında sosyalist feminist kadın hareketi, kapitalizmin kar hırsına karşı insanların eşitliği ve doğanın yaşam hakkının savunulması için mücadele etmektedir. Bu mücadele ile elde edilen kısmi kazanımları daha da ileriye götürmek ve ezilenlerin kapitalizmden tamamen kurtuluşu sosyalizmle mümkündür.


Korkmuyoruz, itaat etmiyoruz ve aşağı bakmıyoruz.

Yaşasın enternasyonal kadın dayanışması!

25 views0 comments